Türk Müziğinde Vurmalı Sazların Tarihçesi
Tahminlere göre M.Ö. 3000’li yıllardan itibaren el çırpma, ses çıkartan bir zemin üzerinde ayak tepme, iki sopayı birbirine ya da başka bir cisme vurmak suretiyle ses çıkarma aşamalarının ardından kamış düdükleri, içi boş kemikten düdükler ve hayvan boynuzlarından boruları üfleme sürecinden geçtikten sonra “Hun” dönemindeki “davul ve def”in atalarına, benzerlerine ve giderek ilk dönemlerine erişiyorlardı.
Hunlar’da resmi ve dini çalgı olarak davul kabul edilmekteydi. Davul, imparatorluğun varlık, bağımsızlık ve egemenlik simgesiyken aynı zamanda imparatorluğun askeri bandosunu meydana getiren “tuğ takımları” ile şamanlık inancının ve dini lider olan şamanların en önemli çalgısıydı. Bunlara ek olarak Hun devletinde tahta geçecek olan hakanlara sancak ve beraberinde davul verilmkete ve bunların herhangi bir nedenden dolayı kaybedilmesi durumda ise Hun idaresi ve de ordusu dağılmış kabul edilmekteydi. Savaşlarda davullar ve askeri bando ve “hakani kös” ordunun hareketlerine yön vermekteydi. Dönemin en önemli vurmalı çalgıları ise kös, davul ve zildi.
Hunlar sonrasında Göktürkler ve Uygurlar dönemlerinde yine davul, sancak, boru devletin varlığının, bağımsızlığının, egemenliğinin, tanınmasının simgeleri olmuştur. 960’lı yıllarda Karahanlı devletinin Müslümanlık dinini kabul etmesi sonucunda Türk Müziği ve müzik hayatı İslam kültürünün bir parçası halini aldı. Böylece Türk dini müziği islami karakter kazanamaya; “Türk Cami Müziği” ve “Türk Tekke Müziği”nin ilk örnekleri verilmye başlandı. Aynı zaman diliminde küçük davul, dümbelek, def, büyük davul, kös, ve zil de kullanıldı.
Zaman ilerledikçe ve Gazneliler döneminde gelindiğinde resmi ve askeri müzikte gelişim devam etti. Buna paralel olarak dini müzik alanında da eserler verilmeye başlandı. Büyük Selçuk ve Türkiye Selçuklu dönemine gelindiğinde ise müziğe verilen önem artmaya başladı. Türk Sanat Müziği’nin oluşum ve gelişim göstermesi en çok sultanları ve böylelilikle sarayları etkilemiştir. Sultanlar ünlü müzisyenleri bir araya getirerek müzik yapmaya elverişli ortamlar sunuyordu. Tablhane adı verilen resmi ve askeri bandolar, zurna, boru, davul, kös ve zilden meydana gelmekteydi.
Bu dönem Türk Müziği için önemli bir dönüm noktası niteliği taşımaktır. Çünkü Türk Müziği “sanat müziği” ve “halk müziği” olarak ilk kez farklı iki türe ayrıldı. Mevlevi tekkelerinde insan sesinin yanı sıra ney, rebab, ve kudüm kullanılmaya başlanırken, halk müziğinin daha çok egemen Beştaşi tekkelerinde ise insana sesinin yanı sıra bağlama, zil, defe yer verilmiştir.
Osmalılar zamanında padişahlar müzikle yakından ilgiliydiler. Müziğin devletten gördüğü güçlü ve köklü yardım ve yönlendirici destek sayesinde başta padişah sarayları ve paşa konakları olmak üzere Bursa, Edirne ve İstanbul büyük birer müzik merkezi haline büründü. Art arda açılan camiler, tekkeler ile darü’l-huffaz, darü’l-kuralar dini sanat müziğinin; kurulan mehterhane, enderun müzik okulu ile meşkhaneler de sanat müziğinin temel kurum ve kuruluşları haline geldi. Bu dönemde Türk Sanat Müziği’ni seslendirme ve zenginleştirme çok üst bir düzeye ulaştı. Mevlevi tekkeleri en tanınmış okullar haline geldi. Birçok icracı ve besteci bu tekkelerde yetiştirildi. Fasıl müzği ileri bir düzeye ulaştı.
Evliya Çelebi yazmış olduğu Seyahatname’sinde vurmalı çalgılar olarak dümbelek, def, santur, kös, kudüm, fincan ve çalpara kullanıldığını belirmiştir. Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin cami ve tekke müziği dalları on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında eski önemini ve canlılığını yitirmeye başladı. Mehter müziği, yeniçeri ocağının kapatılmasıyla gözden düşüp, bütün geleneği ve repertuarıyla birlikte unutuldu. 1912’de başlayan canlandırma çabaları başarısız kaldı. Piyasa müziği canlılığını korurken, Türk toplumundaki beğeni ve eğilimlerin değişmesine bağlı olarak Rıfat Bey, Hacı Arif Bey ve Şevki Bey gibi bestecilerin bütün çalışmalarını şarkı türüne yönelttiler.
İkinci Meşrutiyet’le birlikte Türk Sanat Müziği’ni öğreten birçok okul ve dernek açıldı. Türk Halk Müziği de özellikle 1910’lu yıllardan itibaren halkın ilgi odağı olmaya başladı. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra gelişen Türkiye’de Mehter Müziği grupları, tasavvuf müziği gruplar, Klasik Türk Sanat Müziği koroları, Türk Halk Müziği koroları, TRT bünyesindenki Türk Halk ve Türk Sanat Müziği koroları kuruldu. Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği’nde kullanılan vurmalı çalgılar, adı geçen grup ve korolarda kendine yer bulurken, bir bölümü piyasa müziği ve halk arasında çalınmaya devam etti. Devletin resmi kurumlarından Mehter Takımlarında kullanılan vurmalı çalgılar kös, asma davul, nakkare, zil, halile, çevgan, günümüzde de varlığını korumaktadır. Kudüm, bendir, zilli daire Tasavvuf Müziği korolarında; asma davul, def, bendir, koltuk davulu, kaşık, çalpara halk müziği korolarında tarihte olduğu gibi bugün de kullanılmaya devam edilmektedir. Vurmalı sazlardan dümbelek, Anadolu’da bir halk çalgısı olarak kullanıldığı halde, başta akort problemi ve toprak gövdeli oluşu nedeniyle dayanıksız olması yüzünden bu korolarda kendine yer edinememiştir.
Klasik Türk Müziği korolarında bendir, zilli bendir ve kudüm kullanıldığı halde; darbuka sesinin tiz oluşu dolayısıyla daha velveleli bir icra gerektirmesi, tınısının kudüm ve bendir gibi geniş ve uzun sesli olmayışı, klasik eserler ile büyük zamanlı usullü eserlerin icrasında kullanılmasında engel oluşturmuştur. Bu nedenle de adı geçen korolarda kullanılmamıştır.
TRT bünyesindeki Türk Sanat Müziği korolarında def, bendir, zilli daire ve kudüm kullanılmıştır. Yirminci yüzyılın başlarında fasıl ve piyasa müziğine girmeye başlayan bakır darbuka, TRT korolarında yer almaya başlamış ve zaman içinde kendine yer edinmiştir.
Share and Enjoy